Türkiye'de Okuyamadı Kuveyt'te Doktor Oldu

Hür Adam" filminde Hesna hanımı oynayan Dr. Yıldız Tanrısever başörtüsü yasağından dolayı Türkiye'de okuyamayıp 37 yol önce yurtdışına gittiğini söyledi. Kuveyt'te okudğu tıp fakültesini başarıyla bitiren Tanrısever, yurtfışına okumaya giden öğrencilerin ilki olduğunu ifade etti.

Gurbette kendinize uğraşı bulamamışsanız şayet, hayat inanılmaz derecede hareketsiz ve can sıkıcıdır. Özellikle de Kuveyt gibi küçük çöl ülkelerinde. Tarihi çok eski olmayan Kuveyt'te, gezilip görülecek yüzlerce yıllık tarihî saraylar, köşkler ve yalılar yok. Tabiat manzarası olarak ise sadece çöl ve deniz var. Yeşil manzara seyretme ihtiyacını belediye parklarından karşılamak zorundasınız. Her taraf gökdelenler, süslü modern villalar ve alış veriş mekânları ile dolu. Yabancı biri olarak günlük hayat akışınızda değişik bir şey yapmak isterseniz, ya lokantaya gidip yemek yiyeceksiniz; ya da, büyük alış veriş merkezlerine gidip tüketim seline kaptıracaksınız kendinizi!

Gezmek için sanat galerileri ve müzelerde var elbette; ancak, oralara da sanat eğilimi olan insanlar giderler. Burada, kıyısında dolaşabileceğiniz ne bir nehir var; ne de göl. Ne de, Bursalı Rıfat Okyay Ağabeyin yazlığındaki gibi dağ ve şelâle manzarası! İşte bu yüzden, Türkiye'den gelen misafirlerimiz günlük hayatımıza taze bir nefes katıyorlar. Hava terkibinde oksijen miktarı az olan Kuveyt'e, yeşil Türkiye'mizden oksijen getiriyorlar sanki! Bir de, gelen misafiriniz 25 yıllık kadim dostunuz olursa, getirdiği taze hava canınıza can katıyor!

Geçen hafta İstanbul'dan aziz bir misafirimiz vardı. Gurbetteki fakirhânemizi şenlendiren misafirimiz, Jinekolog Dr. Yıldız Tanrısever idi. Kendisi ile, başörtülü okuyabilmek için 37 yıl önce Kuveyt'e gelmesi ve "Hür Adam" filminde Denizli Mahkemesi Hakimi Hesna Şener'i oynaması üzerine sohbet ettik. Bu sohbeti sizlerle paylaşmak istiyorum:

Yıldız Hanım; bugün Jinekolog Dr. Yıldız Tanrısever olarak tanınıyor ve güzel hizmetlere imza atıyorsunuz mâşaallah. Bildiğiniz gibi başörtüsü problemi yıllardır süren bir problem. Siz ne zaman örtündünüz? Başörtüsü takma uğrunda ne gibi sıkıntılarla karşılaştınız? Sizi 1985 yılında Kuveyt'te tanıdım. Kuveyt Tıp Fakültesini bitirmiş, staj yapıyordunuz. Kuveyt'e nasıl geldiniz? Bunları bize anlatırmısınız ?

Mütedeyyin bir aileden geldiğim için ortaokul birinci sınıftan itibaren örtünmüştüm. Sanırım altmışlı yılların sonu idi. O zamanlar ilk öğretimde başörtüsü takan yoktu. Meselâ, 1000 öğrenci bulunan okulumda tek örtülü bendim. Üniversitelerde bir kaç örtülü kız vardı. Ancak çok zor şartlarda okudukları kesindi.

O yıllarda biz İstanbul'un Laleli semtinde oturuyorduk. Bir İngilizce öğretmenim vardı. Bizim evin durumunu tahkik ettirmiş. Evimizde, o zamanın şartlarına göre ileri teknoloji sayılan televizyon bulunduğunu öğrenmiş. 'Teknolojiyi takip eden bir ailenin kızı nasıl örtünür?' diye düşünmüş olmalı ki, bir gün beni yanına çağırdı. "Annen çarşaf giyiniyor mu? Baban sakallı mı? Evinize hangi gazete girer?" gibi saçma sapan sorular sordu. "Annem çarşaflı değil; babamın da sakalı yok. Hatta bıyığı dahi yok" cevabını alınca şaşırmıştı. Bu öğretmen, ben liseyi bitirinceye kadar peşimi bırakmadı. Ona göre başörtülü olduğum için şehirde değil, dağda yaşamam lâzımdı!

Örtülü olduğum için ortaokul 2. sınıftan beri takip edilmek, sözlerle tâciz edilmek beni yormuş, küçük kalbimi yaralamıştı. Ama sabredip okuluma devam ettim. Bu zor şartlara katlanarak nihayet 1973 yılında Çemberlitaş Kız Lisesinden mezun oldum. Üniversite okumak, ülkeme hizmet etmek istiyordum. Lâkin, başörtülü bir şekilde okumak için uzun bir mücâdele vermek zorunda idim. 12 yaşından beridir başörtüsü mücâdelesi verdiğim için psikolojik olarak çok yorulmuştum; daha fazla dayanmaya tahammülüm ve gücüm yoktu.

Annem ve babam 1972 yılında Kuveyt üzerinden hacca gitmişlerdi. O sıralar Kuveyt Üniversitesi Hukuk Fakültesinde okuyan Temel adlı bir Türk genci, bir iki yıl içinde Tıp Fakültesi açılacağını söylemiş. Bu bilgiye itimad ederek beni Kuveyt'e göndermeye karar verdiler."

1974 gibi bir tarihte Kuveyt bugünkü gibi değildi. Hatta yarı çöldü diyebiliriz. Aileniz 18 yaşındaki genç bir kızı henüz gelişmekte olan bir ülkeye nasıl gönderdi? Dahası siz dil bilmiyordunuz. Nasıl bir cesaret bu? Çevrenizdekiler ve akrabalarınız karışmadılar mı?

Ailem hem inançlı, hem de idealist insanlardı. Eğitime çok önem verirlerdi. Özellikle de annem çok idealistti. Bizim çevremizde kızlar dikişe nakışa giderken, annem çok daha ileriyi düşünerek beni liseye göndermişti. Daha ortaokul yıllarımda iken doktor olup insanlığa ve İslâma hizmet etmem için bana telkinlerde bulunurdu. Doktor olma idealiyle büyüdüm yani. Bize ideallerimizin arkasında durmamız da öğretilmişti. Annem, başörtülü olan Dr. Gülsen Ataseven'den ve hizmetlerinden çok etkilenmişti. Hatta, 1973'de kurulan "Hanımlar İlim ve Kültür Derneği"nin çalışmalarında onunla beraber yer almıştı. Bizim önümüzde başörtülü aydın olarak Dr. Gülsen Ataseven, Eczacı Fevziye Nuroğlu, Kadir Mısırlıoğlu'nun eşi Avukat Aynur Mısırlıoğlu ve Avukat Meliha Yalçın gibi ablalar model insanlardı. Onları ve ideallerini, yaptıkları sivil toplum hizmetlerini kendimize örnek almışızdır. Ben de onlar gibi okumak ve hizmet etmek istediğim için "dövizsiz öğrenci" sıfatıyla (yurt dışına gitmek için döviz alma zorunluluğu olmadan resmi izin ile çıkış) 1974'de Kuveyt'e geldim. Önce Fen Fakültesine kayıt oldum. Burada 2 yıl okudum. Doğal olarak, yurt dışında zorluklarla karşılaştım. Ne Arapça var, ne de İngilizce. Kuveyt'te normal bir liseyi bitiren talebe okuyup yazacak derecede İngilizce bilir. Bu yüzden, üniversiteyi İngilizce okumakta zorlanmazlar. Benim böyle bir alt yapım yoktu. İlk başta çok zorlandım, ama özel çabalarımla İngilizcemi geliştirmeyi başardım. Tıp Fakültesi açılınca da oraya transfer oldum. Başörtüsü sorunu yaşamadan, İngilizce olarak okuduğum 8 yıllık Tıp Fakültesini 1984'de başarıyla bitirdim hamd olsun. Mezun olduktan sonra hemen ihtisasa başlamama rağmen, ülkemde hizmet etmek istediğim için ihtisasımı yarıda kesip, Türkiyeye döndüm. Daha doğrusu, başörtüsü ile çalışma mücâdelesi veren bacılarımla omuz omuza olmak istiyordum. Dönmemin asıl sebebi buydu diyebilirim. Diploma denkliğimi yaptırdıktan sonra Haseki Hastahanesinde ihtisasımı tamamladım. Turgut Özal zamanı olduğu için, başörtüsü konusunda fazla zorluk çekmeden ihtisasımı tamamladım. Bakırköy Devlet Hastahanesinde mecburi hizmetimi bitirince; devletten istifa edip, kendi muayenehanemde çalışmaya başladım. Türkiyedeki başörtüsü probleminin devam etmesi, yurt dışında hem inandığı gibi giyinip, hem de okuyabilmiş olan biri olarak beni çok üzüyordu.

2001 yılında hacca gitmiştim. Hiç unutmam; Ecyad Otelinde zamanın Diyânet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz ile karşılaşmıştım. Ona "Mehmet Bey, ne olacak şu başörtüsü problemi?" diye sordum. Net bir cevap vermedi. Bunun üzerine, "Niçin sessiz duruyorsunuz? Göreviniz itibariyle, özellikle de sizin bu meseleye sessiz kalmamanız lazım. Çıkıp, 'Başörtüsü bir Müslüman hanımın hakkıdır. Okurken de, çalışırken de, sokaktayken de örtünmek, onun hakkıdır' desenize! Ben başörtüsüyle okuyamadığım için bundan 37 yıl önce yurt dışına çıktım. Belki de, başörtüsü sebebiyle dışarı çıkan ilk Türk kızıydım. Ben okulumu bitirdim ve çoluk-çocuk sahibi oldum; ama sorun hâlâ çözülmüş değil. Şimdi de kızlarım aynı ızdırabı yaşıyorlar. Yazık değil mi bu insanlara? Aç kapa, aç kapa yaparak musluk dahi yalama olur! Ne olacak bu kızların ruhsal durumu? Bunlar okumak için ya başlarını açıyorlar; ya okulu terk etmek durumunda kalıyorlar; ya da peruk takarak okuma zorunda kalıyorlar. Böyle yapmak zorunda kaldıkları için uğradıkları ruhsal çöküntüyü düşünebiliyor musunuz? Bu kızların psikolojileri musluk gibi yalama oldu" dedim. Cevap olarak ikna edici bir açıklama getiremedi maalesef.

Biz "Her şerrin ardında bir hayır vardır" kâidesine inanan insanlarız hamd olsun. Başörtüsü yasağı bir çok kız için hayırlara vesile oldu. Ülkelerinde başörtülü okuyamadıklarından dolayı, yüzlerce, hatta binlerce kızımız yurtdışında eğitim aldılar. Birden fazla lisan öğrendiler; farklı toplumları ve kültürleri tanıdılar. Bu kızlarımıza fırsat verilirse, çok güzel hizmetler yapacaklarına inanıyoruz.

Yıldız Hanım son olarak "Hür Adam" filminden bahsedelim. Filmin haberlerini internet üzerinden takip ettim. Ancak sizin Risale-i Nurlar açışından çok önemli bir mahkeme olan Denizli mahkemesi hakimi Hesna Hanım'ı oynadığınızı fark edememişim. Siz söyleyince öğrenmiş olduk. Bu filmde oynamak nereden aklınıza geldi?

"Hür Adam filminin yapımcısı Mehmet Tanrısever benim öz amcam olur. Amcam idealist bir insandır. Hatta, babam "Said Nursî filmini çekmek için ya deli veya veli olmak lâzımdır!" demişti. Demek amcamda ikisi de vardı ki, bu filmi çekti. Isparta'daki çekimlerin sonlarına yaklaşmışlardı. Denizli Mahkemesi sahneleri ise M. Âkif Ersoy'un Veterinerlik okuduğu yerde (İstanbul/Halkalı) çekilecekti. Bir yemek dâvetinde karşılaştığım amcama, şaka yollu olarak " Amca bir doktor rolü yok mu? Biz de oynayalım bu filmde" dedim. Amcam, "Doktor değil de, hakim rolü var" dedi. Konu öylece kapandı. Aslında ben "lâf olsun" diye ortaya atılmıştım. Yoksa, öyle aktörlükten falan anlamam. Hem ben tesettürlü hanımım; Hesna Hanım ise başı açık bir hakim. Bir gün, baktım beni Mert Çelik Fabrikasının sekreteri arıyor. Karşımda amcam: "Yıldız, yarın Denizli Mahkemesinin sahnelerini çekeceğiz. Hakim Hesna Hanım'ı oynar mısın?" diye sordu. Önce şaşırdım tabi. Sonra Google'da bir araştırma yaptım. Hesna Hanım hakkında yazılmış bir çok makale okudum. Baktım ki, bu hanıma Bediüzzaman çok duâ etmiş; Gavslar ve Kutuplarla beraber ona da dua ettiğini ve talebeleri arasına kattığını söylemiş. Örtüsüz olduğu halde 'Tesettür Risâlesi'nin beraatine imza atmasından dolayı övmüş. Yani mânevî olarak değerli birini canlandıracaktım. Biliyorsun, Ramazan ayında insanın mânevi duyguları biraz daha fazla hareketli olur. Çekimler de geçen Ramazan ayındaydı. Bu psikoloji içinde "Hesna Hanım" rolünü oynamayı kabul ettim. Zaten iki dakikalık çok kısa bir roldü. Ama burada şunu da eklemek istiyorum: Bu iki dakikalık rol için 14 defa çekim yapıldı. Ben 2 gün çekim yerine gittim.

Filmde peruk taktığınızı söylemiştiniz. Peruk takınca kendinizi nasıl hissettiniz?

Ben hayatımda hiç peruk takmamıştım. Orta okuldan beridir hep örtülüydüm. Başörtüsü insanın bir parçasıdır; bedeninizi örten elbiseniz gibidir yani. Başa örtü koymakla kimliğiniz değişmez. Ama peruk takmak öyle değil. Perukla bambaşka bir şekil alıyorsunuz. Aynada görülen siz değilsiniz sanki! Çok farklı bir duygu. Bu yüzden, rol icâbı da olsa, peruk takmak benim için çok zor oldu. Hatta, çekim tekrarlanmak istenildiğinde, perukun üstüne kendi başörtümü takıyordum; çünkü perukla duramıyordum. Ben bir kaç dakikalığına dahi peruk takmaya tahammül edemedim; okulda, işyerinde peruk takmak zorunda kalan kızların ve kadınların hallerini düşünün. Allah yâr ve yardımcıları olsun!

Hesna Şener kimdir?

Hâkime Hesna Şener Hanım, 1903 yılında Isparta Senirkent'te doğdu. Babası emekli Yarbay Nuri Şener, annesi ise Akile Şener'dir. İlk, orta, lise ve üniversite tahsillerini başarılı bir şekilde bitirdikten sonra bazı yerlerde geçen kısa hizmetinden sonra en son Denizli hâkimliğine tayin edilmiş ve 33 yıl yer değiştirmeden bu şerefli vazifesine devam etmiştir. Hesna Şener sadece dürüst, vicdanlı bir hâkim değil, aynı zamanda çevresinde her zaman yardımseverliği, şefkati ile tanınan da bir isimdir.

Hesna Şener, aynı zamanda, Bediüzzaman Hazretlerinin Talebelerinden Ali İhsan Tola'nın da akrabasıdır. Onu, Risâle-i Nur'un şanlı tarihinde ebediyen hayırla yâd edilecek bir isim yapan hâdise ise, Risâle-i Nur'un inkişafında önemli bir yeri olan Denizli Mahkemesi'nin Risâle-i Nur hakkında verdiği beraat kararının altında imzasının bulunmasıdır. Ali İhsan Tola, bu hadise münasebetiyle, hatıralarında şunu söyler: "Beraat kararından bir müddet geçtikten sonra bir gün Üstad Bediüzzaman Hazretleri 'Ali İhsan, Hesnâ kızıma selâm söyle, ben onu mânevî evlatlığıma kabul ettim!' dedi." Bediüzzaman Hazretleri, ayrıca, Emirdağ Lâhikası'nda yer alan bir mektubunda Hesna Hanımı ismen zikrederek teşekkür eder: "Mahkemede zabıt kâtibi ve azadan Hesna Hanım ve sorgu hâkimi gibi vicdanlı zatlara teşekkür ederiz. Ve onları unutmayacağımı, bilhassa başta Müftü Osman, Hasan Feyzi olarak çok ehemmiyetli kardeşlerime selâmımızı ve minnettarlığımızı bildiriniz." (Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lâhikası, s. 44)